26 Haziran 2014 Perşembe

Fikir Katibi

Metro kalabalık değildi. Koltuklardan bir kaç tanesi boştu. Mahirin en sevdiği yer doluydu. "Neyse ne!" deyip boş yerlerden birine oturdu. Düşünüyordu. Aklı karışmıştı. Hep düşünür, hep aklı karışırdı. Düşünüyordu ama ya zekasının, ya bilgisinin düşündüklerini anlamlandırmada, tam olarak idrak etmede yetersiz kaldığını hissediyordu. Bu, onu oldukça rahatsız ediyor ve sıkıyordu. Boğulacakmış gibi oluyor bağırmak ve üstündekileri yırtmak istiyordu. Şimdi biraz sakinleşti. 3-4 yaşlarında bir çocuk, annesinin kucağında… Ona baktı ve gülümsedi. Çocuk da ona; yüzüne çocuklara mahsus saf tebessümünü yerleştirerek karşılık verdi. “Ne hikmetli bir görüntü bu, nasıl içimi ferahlattı hemen sevimliliği” dedi içinden. “Çocuk da benim gülümsemem için aynısını düşündü mü?” diye sordu kendine bu kez.” Hayır hikmet kelimesinin anlamını bile bilmez ki o” diye cevap verdi kendi kendine. “Bilse öyle düşünecek sanki, koskoca adamın gülümsemesi çocuğa neden sevimli,hikmetli görünsün.” deyip alay etti düşüncesiyle. Hem gerçekten hikmet miydi o görüntüyü tam karşılayan tabir? “Çocuk bana gülümsedi ve ben içimdeki sıkıntıdan hemen kurtuluverdim. Nasıl olabiliyordu bu? Tamam, evet, biliyoruz, çocuklar masumdur, saftır, tatlıdır falan filan. Onları geçelim. Aradığım sorunun cevabı bunlar değil. Benim aradığım şey, gülümseme benim ruhuma, ruh halime, duygularıma nasıl etki edebiliyor? Bu durumun oluşmasında işleyen süreç ne? Hangi etkenler bunu sağlıyor. Beynim neyi algılıyor da mutluluk yasalarını yürürlüğe koyuyor?” Psikolojik,felsefi ve biyolojik olarak ele alınıp, bu alanlarda ciddi bir bilgi birikimi olan kişilerce yanıtlanması gereken soruların acımasız bataklıklarına saplanıp kalmıştı yine işte. Hep böyle oluyordu. Şimdi de neden hep böyle olduğunu bile düşünmeye başlayıp, aynı cevaplanamayan sorular zincirine girebilecek bir düşünce dünyası vardı. Yine sıkılmıştı. Aklına çocuk geldi yine ona bakıp, kendisinin az önce bu derin düşünme faslına girmesine neden olan, ama diğer taraftan da bir önceki sıkıntı nöbetinden kurtulmasını sağlayan gülümsemeyi yine alıp, mutluluğa ulaşmayı istiyordu. Kafasını çevirdi. Çocuk ve annesi, yoklardı. Üzülmüştü. Yeni bir çocuk aradı gözleri. Ne de olsa aynı yetenek hepsinde vardı onların. Hepsi tebessüm üstadıydı. Baktı baktı. Başka çocuk bulamadı. İçi sıkıldı birden. Sonra hemen azaldı sıkıntısının şiddeti. Çok köklü ve uzun sürecek duygu değişimleri değildi bunlar, günlük, anlık ve geçicilerdi. Mahir de o kadar alışkındı ki bunlara. Hayatını böyle sürdürüyordu o. Sıkılması bile onun yaşamının parçasıydı. Bağışıklık kazanılmış sıkıntılar, kafa karışıklıkları, bunalımlar normal şeylerdi ona göre. Hatta bunlardan besleniyordu Mahir. Bütün bunları düşünce dünyasının enerji ihtiyacını karşılamak için yakıt haline dönüştüren santral tesisleri vardı ruhunda. Karmaşadan ve belirsizlikten başlayarak düzene ve belirginliğe doğru yol alarak fikirlerini kamil mertebeye ulaştırdığına inanırdı. Kamil mertebeye ulaştırdığını düşündüğü fikirlerini ise çok beğenir, içten içe kendini takdir ederdi. Bazılarını da yazardı. Aklından geçenleri yazdığı “geçirimli fikirler” ismini verdiği bir defteri bile vardı.

Devam Edebilir...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder