27 Haziran 2014 Cuma

1 Şair 1 Şiir


MONA ROSA  


Mona Rosa. Siyah güller, ak güller. 
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister. 
Ah senin yüzünden kana batacak. 
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.

Ulur aya karşı kirli çakallar, 
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.
Mona Rosa bugün bende bir hal var. 
Yağmur iri iri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar.

Açma pencereni perdeleri çek, 
Mona Rosa seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek. 
Anla Mona Rosa ben bir deliyim. 
Açma pencereni perdeleri çek.

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi, 
Bende çıkar güneş aydınlığına.
Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi. 
Seni hatırlatır her zaman bana.
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar 
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar, 
Işıksız ruhumu sallar da durur.
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Ellerin, ellerin ve parmakların 
Bir nar çiçeğini eziyor gibi.
Ellerinden belli olur bir kadın, 
Denizin dibinde geziyor gibi.
Ellerin, ellerin ve parmakların.

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona. 
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana, 
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.

Akşamları gelir incir kuşları, 
Konarlar bahçemin incirlerine.
Kiminin rengi ak kiminin sarı. 
Ah beni vursalar bir kuş yerine.
Akşamları gelir incir kuşları.

Ki ben Mona Rosa bulurum seni 
İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni. 
O masum bakışların su kenarında.
Ki ben Mona Rosa bulurum seni.

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa. 
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım uymaz öyle her saza. 
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler.
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Artık inan bana muhacir kızı, 
Dinle ve kabul et itirafımı. 
Bir soğuk, bir mavi, bir garip sızı 
Alev alev sardı her tarafımı.
Artık inan bana muhacir kızı.

Yağmurdan sonra büyürmüş başak, 
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak 
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış.
Yağmurdan sonra büyürmüş başak.

Altın bilezikler o kokulu ten 
Cevap versin bu kuş tüyüne.
Bir tüy ki can verir gülümsesen, 
Bir tüy ki kapalı geceye güne.
Altın bilezikler o kokulu ten.

Mona Rosa. Siyah güller, ak güller. 
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister, 
Ah senin yüzünden kana batacak. 
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller. 


Sezai KARAKOÇ

26 Haziran 2014 Perşembe

Öz Şiirler



Yere düşen bir sarı, süzüle süzüle kavuşur kahve ile
Kirli karlar, gri karlar, güzel hayallerin yıkılması…
Patikalar toprak değil, senli benli olmuş, akıl verir olmuşlar
Ayaklarım yürümekle değil şefkate kaçışla meşgul…
Sessizlik değil bu! Ses var, duyamıyorum ama hissedebiliyorum onu.
Bir sesi var bu acziyetin, ancak çıkış yolu yok.
Bazı sözler duyulmak yahut söylenmek için değildir.
Bir bakışta var olabilecek söz söyleme kabiliyeti, bin ozana kırdırabilir kalemini.
Mevcudiyetimin fazlalık olması mı bu? Yoksa ağır mı geliyor arayış…
Garipsenmiş mutsuzluklar, kutsanmış kapışmalar ve ağlayan çocuk.
Bencillikle kibre açılan kucaklar, kardeşini kucaklayan yeşil dev.
Her şeye rağmen, her şeyin arasından sükunetin berraklığına uzanan bir kırmızı gül.
Yıkılsa da tüm masumiyet varlıkları, cürüm alsa da alemin dört bir yanını,
Aşk denen cürüm, masumiyetin son temsilcisi olacak ve hiç bir zaman bitmeyecek o.
İşte biz; aşk okyanusunda savrulup duran küçük kayıklar,
Eza yolunun mecburi yolcuları…
Bizim ümitsizliğimize tek teselli olacaktır o.


turkos

1 Şair 1 Şiir


LAVİNİA

Sana gitme demeyeceğim. 
Üşüyorsun ceketimi al. 
Günün en güzel saatleri bunlar. 
Yanımda kal. 

Sana gitme demeyeceğim. 
Gene de sen bilirsin. 
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, 
İncinirsin. 

Sana gitme demeyeceğim, 
Ama gitme, Lavinia. 
Adını gizleyeceğim 
Sen de bilme, Lavinia. 

Özdemir Asaf

Fikir Katibi

Metro kalabalık değildi. Koltuklardan bir kaç tanesi boştu. Mahirin en sevdiği yer doluydu. "Neyse ne!" deyip boş yerlerden birine oturdu. Düşünüyordu. Aklı karışmıştı. Hep düşünür, hep aklı karışırdı. Düşünüyordu ama ya zekasının, ya bilgisinin düşündüklerini anlamlandırmada, tam olarak idrak etmede yetersiz kaldığını hissediyordu. Bu, onu oldukça rahatsız ediyor ve sıkıyordu. Boğulacakmış gibi oluyor bağırmak ve üstündekileri yırtmak istiyordu. Şimdi biraz sakinleşti. 3-4 yaşlarında bir çocuk, annesinin kucağında… Ona baktı ve gülümsedi. Çocuk da ona; yüzüne çocuklara mahsus saf tebessümünü yerleştirerek karşılık verdi. “Ne hikmetli bir görüntü bu, nasıl içimi ferahlattı hemen sevimliliği” dedi içinden. “Çocuk da benim gülümsemem için aynısını düşündü mü?” diye sordu kendine bu kez.” Hayır hikmet kelimesinin anlamını bile bilmez ki o” diye cevap verdi kendi kendine. “Bilse öyle düşünecek sanki, koskoca adamın gülümsemesi çocuğa neden sevimli,hikmetli görünsün.” deyip alay etti düşüncesiyle. Hem gerçekten hikmet miydi o görüntüyü tam karşılayan tabir? “Çocuk bana gülümsedi ve ben içimdeki sıkıntıdan hemen kurtuluverdim. Nasıl olabiliyordu bu? Tamam, evet, biliyoruz, çocuklar masumdur, saftır, tatlıdır falan filan. Onları geçelim. Aradığım sorunun cevabı bunlar değil. Benim aradığım şey, gülümseme benim ruhuma, ruh halime, duygularıma nasıl etki edebiliyor? Bu durumun oluşmasında işleyen süreç ne? Hangi etkenler bunu sağlıyor. Beynim neyi algılıyor da mutluluk yasalarını yürürlüğe koyuyor?” Psikolojik,felsefi ve biyolojik olarak ele alınıp, bu alanlarda ciddi bir bilgi birikimi olan kişilerce yanıtlanması gereken soruların acımasız bataklıklarına saplanıp kalmıştı yine işte. Hep böyle oluyordu. Şimdi de neden hep böyle olduğunu bile düşünmeye başlayıp, aynı cevaplanamayan sorular zincirine girebilecek bir düşünce dünyası vardı. Yine sıkılmıştı. Aklına çocuk geldi yine ona bakıp, kendisinin az önce bu derin düşünme faslına girmesine neden olan, ama diğer taraftan da bir önceki sıkıntı nöbetinden kurtulmasını sağlayan gülümsemeyi yine alıp, mutluluğa ulaşmayı istiyordu. Kafasını çevirdi. Çocuk ve annesi, yoklardı. Üzülmüştü. Yeni bir çocuk aradı gözleri. Ne de olsa aynı yetenek hepsinde vardı onların. Hepsi tebessüm üstadıydı. Baktı baktı. Başka çocuk bulamadı. İçi sıkıldı birden. Sonra hemen azaldı sıkıntısının şiddeti. Çok köklü ve uzun sürecek duygu değişimleri değildi bunlar, günlük, anlık ve geçicilerdi. Mahir de o kadar alışkındı ki bunlara. Hayatını böyle sürdürüyordu o. Sıkılması bile onun yaşamının parçasıydı. Bağışıklık kazanılmış sıkıntılar, kafa karışıklıkları, bunalımlar normal şeylerdi ona göre. Hatta bunlardan besleniyordu Mahir. Bütün bunları düşünce dünyasının enerji ihtiyacını karşılamak için yakıt haline dönüştüren santral tesisleri vardı ruhunda. Karmaşadan ve belirsizlikten başlayarak düzene ve belirginliğe doğru yol alarak fikirlerini kamil mertebeye ulaştırdığına inanırdı. Kamil mertebeye ulaştırdığını düşündüğü fikirlerini ise çok beğenir, içten içe kendini takdir ederdi. Bazılarını da yazardı. Aklından geçenleri yazdığı “geçirimli fikirler” ismini verdiği bir defteri bile vardı.

Devam Edebilir...